Gulum
New member
Ancak bunu değişmez bir cinsiyet kuralı olarak değerlendirmek, evlilikteki asıl sorunu gözden kaçırabilir. Aynı olayın iki eş tarafından farklı yorumlanması bu durumu açıkça gösterir. Bir çift düşünelim: Erkek, ailesinin geçimini sağlamak için uzun saatler çalışıyor ve faturaları zamanında ödüyor. Kendi açısından sorumluluklarını yerine getirerek sevgisini gösterdiğini düşünüyor. Kadın ise akşamları birlikte konuşamadıkları, önemli kararları tek başına aldığı ve duygusal olarak yalnız kaldığı için sevgisinin azaldığını hissediyor. Erkek, eşinin kendisine haksızlık ettiğini düşünebilir: "Ailemiz için bu kadar çalışıyorum, daha ne yapmam gerekiyor?" Kadın ise "Ben yalnızca para kazanmanı değil, hayatımı da benimle paylaşmanı istiyorum" diye düşünebilir. Burada taraflardan birinin mutlaka haksız olduğunu söylemek doğru değildir. İki kişi sevgiyi farklı davranışlarla ifade ediyor ve karşı tarafın bu davranışları nasıl yorumladığını yeterince konuşmuyor olabilir. Benzer bir durumun tersini de düşünelim. Bu kez kadın, evin düzenini ve çocukların ihtiyaçlarını takip ediyor, aile ilişkilerini sürdürüyor ve eşinin günlük yaşamını kolaylaştırmak için çabalıyor. Erkek ise eşinin kendisiyle baş başa vakit geçirmediğini, fiziksel yakınlığa daha az ilgi gösterdiğini ve kendisini yalnızca evin sorumluluklarını paylaşan biri olarak gördüğünü hissediyor. Bu örnekte de kadının yaptığı işler sevgisinin bir ifadesi olabilirken erkek, duygusal ve romantik yakınlığın eksikliğini yaşıyor olabilir. Her iki durumda da sorun yalnızca sevginin azalıp azalmadığı değildir. Tarafların sevgiyi gösterme biçimleriyle sevildiğini hissetme biçimleri arasında bir uyumsuzluk bulunabilir. | İncelenen konu | Bazı erkeklerde öne çıkabilen yaklaşım | Bazı kadınlarda öne çıkabilen yaklaşım | |---|---|---| | İlginin azalması | Ortak etkinliklerin ve davranışsal yakınlığın azalması | Dinlenmeme, merak edilmeme ve anlaşılmama | | Sorumluluklar | Ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılama ve görevleri yerine getirme | Maddi sorumlulukların yanı sıra ev içi ve duygusal emeğin paylaşılması | | Tartışmalar | Sorunun çözülmesi ve aynı olayın tekrarlanmaması | Duyguların anlaşılması, incinmenin kabul edilmesi ve onarım | | Yakınlık | Birlikte zaman geçirme, fiziksel temas veya ortak faaliyetler | Duygusal güven, ilgi ve kişisel ihtiyaçların fark edilmesi | | Gelecek beklentisi | Ortak hedefler ve düzenin devamı | Ortak hedeflerin yanında ilişkinin duygusal niteliğinin korunması | Bu tablo kesin bir sınıflandırma değil, olası eğilimleri anlamaya yarayan bir çerçevedir. Aynı cinsiyetten iki insanın ilişki beklentileri birbirinden çok farklı olabilir. Ayrıca ekonomik koşullar, yaş, çocuk sahibi olma, kültürel çevre ve ilişkinin geçmişi bu eğilimleri önemli ölçüde değiştirebilir. 5. Bilimsel Araştırmalar Aşkın Bittiğini Söylüyor mu? Evlilikte aşkın sona ermesini değerlendirirken yalnızca kişisel gözlemlere dayanmak yerine, ilişki bilimi alanındaki araştırmalardan yararlanmak daha sağlıklı bir yaklaşım sunar. Bununla birlikte bilimsel çalışmaların bize kesin bir "aşk bitti" testi vermediğini belirtmek gerekir. Psikolog John Gottman ve Robert Levenson'ın evlilikler üzerine yürüttüğü araştırmalar, çiftlerin çatışma biçimlerinin ve birbirleriyle etkileşimlerinin ilişki istikrarıyla bağlantılı olduğunu göstermiştir. Eleştiri, küçümseme, savunmacılık ve iletişimi kesme gibi yıkıcı etkileşimler, özellikle sürekli tekrarlandıklarında, ilişkide ciddi sorunların göstergeleri olabilir. Burada önemli olan tek bir tartışmada sesini yükseltmek veya bir gün konuşmak istememek değildir. Sorun, bu davranışların ilişkinin olağan iletişim biçimine dönüşmesi ve tarafların birbirine ulaşamaz hâle gelmesidir. Örneğin eşlerden biri incindiğini anlattığında diğeri sürekli alay ediyor, sorumluluğu reddediyor veya günlerce iletişimi kesiyorsa güven duygusu zarar görebilir. Böyle bir ortamda sevgi devam etse bile ilişkinin sürdürülebilirliği tehlikeye girebilir. İlişkiler üzerine çalışan araştırmacı Sue Johnson'ın duygusal bağlanma yaklaşımı da yakın ilişkilerde erişilebilirlik, karşılık verme ve duygusal güvenin önemini vurgular. Bu çerçevede eşlerin yalnızca aynı evde bulunması yeterli değildir; ihtiyaç duyduklarında birbirlerine ulaşabileceklerini hissetmeleri de önemlidir. Öte yandan evlilik memnuniyeti ile romantik aşkın aynı şey olmadığını unutmamak gerekir. Bir çiftin günlük yaşamdan memnun olması, aralarındaki romantik heyecanın ilk yıllardaki kadar güçlü olduğu anlamına gelmeyebilir. Benzer biçimde, romantik heyecanın azalması da ilişkinin değersizleştiğini veya mutlaka sona ermesi gerektiğini göstermez. İlişkinin niteliğini değerlendirirken güven, saygı, bağlılık, arkadaşlık, cinsel uyum, ortak yaşam hedefleri ve sorunları onarma isteği gibi farklı boyutları birlikte ele almak gerekir. 6. Evlilik Araştırmalarındaki Veriler Nasıl Yorumlanmalı? Amerikalı psikolog Robert J. Sternberg'in 1986 yılında yayımladığı üçgen aşk kuramı, aşkı yakınlık, tutku ve bağlılık olmak üzere üç bileşen üzerinden açıklar. Bu yaklaşım, evlilikteki değişimleri anlamak açısından yararlı bir çerçeve sunar. Yakınlık, kişinin eşiyle duygularını ve düşüncelerini paylaşabilmesini; tutku, romantik ve fiziksel çekimi; bağlılık ise ilişkiyi sürdürme yönündeki kararı ve uzun vadeli yönelimi ifade eder. Evlilikte bu bileşenler aynı anda ve aynı ölçüde değişmek zorunda değildir. Örneğin bir çiftte fiziksel tutku azalırken arkadaşlık ve bağlılık güçlü kalabilir. Başka bir çiftte romantik çekim devam ettiği hâlde güven ve yakınlık zarar görebilir. Üçüncü bir ilişkide ise iki taraf da alışkanlıklarını sürdürürken gelecekte birlikte olma isteğini kaybetmiş olabilir. Bu nedenle "Aşk bitti mi?" sorusuna yalnızca cinsel yaşamın sıklığına, tartışma sayısına veya birlikte geçirilen saate bakarak cevap vermek doğru değildir. Evlilik ve boşanma üzerine yapılan uzun dönemli araştırmalar da ilişki kalitesinin zaman içinde değişebildiğini ortaya koymaktadır. Çocuk sahibi olmak, iş kaybı, ekonomik sıkıntılar, sağlık sorunları ve bakım sorumlulukları çiftlerin yaşam düzenini değiştirebilir. Bazı çiftler bu dönemlerde birbirlerine daha fazla yaklaşırken bazıları iletişim ve iş bölümü sorunları nedeniyle uzaklaşabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, araştırmalardaki ortalama eğilimlerin her birey için geçerli olmadığıdır. Bir çalışmada kadınların veya erkeklerin belirli bir konuda daha yüksek ortalama bildirmesi, herhangi bir kişinin aynı şekilde davranacağını göstermez. Üstelik araştırmaların örneklemi, kültürel bağlamı, ölçüm yöntemi ve takip süresi sonuçların nasıl yorumlanacağını etkiler. Bu nedenle cinsiyetler arasındaki farklılıkları değerlendirirken tek bir araştırmadan hareketle kesin hükümler vermek yerine farklı bulguları ve bireysel koşulları birlikte düşünmek gerekir.Bu konuda somut bir örnek, Pew Research Center'ın 2019 yılında yayımladığı araştırmadır. ABD'deki karşı cinsten ilişkilerde kadınların yüzde 59'u ev işleri ve sorumlulukları konusunda partnerlerinden daha fazla yük üstlendiklerini belirtirken erkeklerde bu oranı bildirenlerin oranı yüzde 21'dir. Erkeklerin yüzde 42'si ise sorumlulukların yaklaşık eşit paylaşıldığını ifade etmiştir. Bu farklılık, yalnızca iş bölümünü değil, eşlerin evlilikte adalet ve karşılıklı katkı algılarının da birbirinden ayrılabileceğini düşündürür. Ancak sonuçlar ABD'deki katılımcılara aittir ve Türkiye'deki bütün evliliklere genellenemez. Pew Research Center
Gottman ve Levenson'ın 1992 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlanan çalışması da 73 evli çifti incelemiştir. Araştırmada daha olumsuz etkileşimler, daha düşük evlilik memnuniyeti, iletişimden geri çekilme ve savunmacılık gibi özellikler, sonraki yıllarda ilişkinin bozulmasıyla bağlantılı bulunmuştur. Bu sonuçlar, tek bir tartışmanın değil, tekrarlanan etkileşim örüntülerinin önemini gösterir. Doi
Bu bulguların asıl değeri, kadınların veya erkeklerin kimin daha haklı olduğunu kanıtlamaları değildir. Eşlerin aynı ilişkiyi farklı değerlendirebileceğini ve bu değerlendirme farklılıklarının konuşulmadığında zamanla büyüyebileceğini göstermeleridir.
7. Aşk mı Bitti, Yoksa Evlilik Rutine mi Dönüştü?
Evlilikteki en büyük yanılgılardan biri, aşkın başlangıç dönemindeki heyecanla aynı kalması gerektiğini düşünmektir. İlişkinin ilk yıllarında daha sık yaşanan özlem, romantik sürprizler ve yoğun fiziksel çekim, yıllar içinde farklı bir biçim alabilir. Ortak sorumluluklar arttıkça çiftler sevgilerini daha sakin, güvene dayalı ve gündelik davranışlarla göstermeye başlayabilir.
Bu değişim her zaman olumsuz değildir. Birbirinin yanında rahatça susabilmek, zor bir günde destek görmek, verilen sözlerin tutulması ve geleceğe birlikte bakabilmek de sevginin güçlü göstergeleri olabilir.
Ancak alışkanlıkla bağlılığı birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir çift yıllardır aynı evde yaşayabilir, birlikte tatile çıkabilir ve aile toplantılarına katılabilir.
Gottman ve Levenson'ın 1992 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımlanan çalışması da 73 evli çifti incelemiştir. Araştırmada daha olumsuz etkileşimler, daha düşük evlilik memnuniyeti, iletişimden geri çekilme ve savunmacılık gibi özellikler, sonraki yıllarda ilişkinin bozulmasıyla bağlantılı bulunmuştur. Bu sonuçlar, tek bir tartışmanın değil, tekrarlanan etkileşim örüntülerinin önemini gösterir. Doi
Bu bulguların asıl değeri, kadınların veya erkeklerin kimin daha haklı olduğunu kanıtlamaları değildir. Eşlerin aynı ilişkiyi farklı değerlendirebileceğini ve bu değerlendirme farklılıklarının konuşulmadığında zamanla büyüyebileceğini göstermeleridir.
7. Aşk mı Bitti, Yoksa Evlilik Rutine mi Dönüştü?
Evlilikteki en büyük yanılgılardan biri, aşkın başlangıç dönemindeki heyecanla aynı kalması gerektiğini düşünmektir. İlişkinin ilk yıllarında daha sık yaşanan özlem, romantik sürprizler ve yoğun fiziksel çekim, yıllar içinde farklı bir biçim alabilir. Ortak sorumluluklar arttıkça çiftler sevgilerini daha sakin, güvene dayalı ve gündelik davranışlarla göstermeye başlayabilir.
Bu değişim her zaman olumsuz değildir. Birbirinin yanında rahatça susabilmek, zor bir günde destek görmek, verilen sözlerin tutulması ve geleceğe birlikte bakabilmek de sevginin güçlü göstergeleri olabilir.
Ancak alışkanlıkla bağlılığı birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir çift yıllardır aynı evde yaşayabilir, birlikte tatile çıkabilir ve aile toplantılarına katılabilir.